Pamir Bezmen

pamir 2 web içinYağmurdan kalan bir günde Ayşe Sultan Korusu’na geldiğimde karışık duygular içindeydim. 60’lardan kalma gösterişsiz, biraz da yorgun evin merdivenlerini çıktım.

Nermin Hanım’ın eşliğinde içeri girdim. Solumda ferah pencereden gözüken fıstık çamlarının ardındaydı, deniz. Eski bir İstanbul kartpostalıydı sanki, gördüğüm. Tam karşımda duruyordu, zarifçe hayata gülümseyen Pamir Bezmen. Işıklı bir çerçevede; siyah, beyaz.

Çeşitli zamanlardan iç içe geçen objeler, kitaplar ve mobilyalarla hüzünlü aynı zamanda sevgili bir havaydı, soluduğum. Koltuğuma yaslandım adını birçok kez duyduğum Pamir Bezmen’in geçmişteki ayak izlerine doğru uzun bir yolculuğa çıktım. Rehberim onun en yakını, aşkı, hayat arkadaşı; Nermin Bezmen’di.

Pamir Bezmen Ayşe Şermin Hanımla, Mehmet Cazım Bey’in oğludur. Çok kültürlü bir ailenin ilk çocuğu olarak 1936 yılında dünyaya gelir. Sonra Nil sonra da Tibet doğar. Baba Demirzade Cazım Bey Giritten, anne Şermin Hanım ise Selanik’ten göç etmişlerdir. Cazım Bey İngilizce, Fransızca, Arapça ve Elenika konuşur. “Safranbolu Evleri”ni sergileyen ünlü suluboya ressamlarımızdan Şermin Hanım High School mezunudur. Aydın, yüzünü batıya çevirmiş uzun bir geçmişi biriktirmiş, harmanlamış bir aileye mensuptur, Pamir Bezmen.

Pamir Bey’in anne ailesinin kökleri İtalya’nın Livorno kentine, babasınınkiler ise Girit, Spina Longa’ya dayanır . Cazım Bezmen’in babası Tekstil tarihimizin en önemli isimlerinden “Mensucat Santral”in yapı taşları yaklaşık 400 sene önce Livorno’dan kopup önce İstanbul’a, sonra Selanik’e ve yüzyıl başında İstanbul’a geri dönerek, yerleşen bu aileye kadar uzanır. İzmir’de kumaş ticareti yapmakta olan Cazım Bezmen’in babası Hüseyin Bin Demir Bey, Mübadeleden önce Girit Adası’nda Knossos Çiftliği’nin sahibidir. Knossos, Heraklion’da buğday yetiştirip, yel değirmenlerinde öğüten koca bir tesis. Bir anlamda Girit’in ekmeği Demiraçi Hüseyin beyin eline bakıyor. Sonra Mübadale’de 62 parça mülk bırakıp, İzmir’e yerleşiliyor.Ticaretle uğraşan Selanik’in ünlü tüccarlarından Halil Ali ve yine çok büyük tüccar Refik Recep’in kızı Vedia Hanımın evliliğinden Fuad Bey, Şermin Hanım, Nazım Ali ve Refik dünyaya gelir. Neredeyse mübadeleden bir çeyrek sene önce aile 1900’lü yılların başlarında Selanik’ten İstanbul’a taşınır.

Pamir Bezmen’in arşivlerden, aile sözlü tarihinden derlediği bilgilerle yüzümüzü geçmişe çeviriyoruz:

Halil Ali Brothers Şirketi

Geçmişte Selanik, Osmanlı imparatorluğunun her yönüyle batıya açılan penceresi 753ve çok yönlü bir merkez. Benim ailem de burada merkezlerini kurmuşlar. Bugün yaşanan globalleşmenin fotoğrafını geçmişte de görüyoruz. Bu globalleşme bizim cetlerimizin birer kolunun Avrupa’nın muhtelif şehirlerine yerleşmesiyle başlıyor. Ağababamın kurduğu Halil Ali Brothers Şirketi dünya çapında ticaret yapıyor. Viyana, Berlin, Manchester’da merkezler kuruluyor ve Osmanlıyla ticaret yapılıyor.

Bir şirket Milano’da. Bir dayımız var Recep Dayı Ağa Babamla ortak ve Manchester’da, bir kol Arjantin Buenos Aires’te . Türkiye’de de bir network kurmuş İstanbul; İzmir, Mersin ve Adana ‘da dükkanları var.. Bir mektubun 2 ayda gittiği bir zamanda Osmanlıdan halı geliyor, pamuk geliyor. Halı satılıyor ,mesela bez alıyorlar. Bu bezi Osmanlı zevkine göre bastıracak bir basımevi fabrika buluyor, Manchester’da. O zaman ki Türk zevkine göre baskı yapılıyor. Gemiye yükleniyor, Selanik ‘e geliyor. Ve Selanik’ten dağılıyor. Yani bir fasonculuk yapılıyor. Aslında bir yarı imalatçılık. Henüz fabrika yok. Ama imalat sanayine büyük bir adım. Ticaret yaparken de şehrin gelişmesinde çok etkili olmuşlar. Refik Recep (anneannemin babası) şimdiki adı Şişli Terakki olan Terakki Mektebi’nin Kapancılarla birlikte kurucularından. Anne tarafından dedem Halil Ali bu mektepte okumuş. Hocası Şemsi Efendi, Atatürk’ün de hocası. “

1927 de Sanayi Teşvik Kanunu’nun çıkarılmasından hemen sonra Atatürk’ün sanayileşme çağrısına ilk koşan Ağababa, Halil Ali olmuş. Sanayi devrimine ilk harcı atanlardan biri .

1929 ‘da İstanbul Kazlıçeşme ‘de bir tekstil fabrikası kuruluyor. Halil Ali 60 yaşında. Yedikule’deki Withall’ların Akmeşe adlı fabrikası da alınıyor.Akmeşe Pamuklu Mensucat; pamuktan ipliği, iplikten kumaşı üretiyor.. Kumaş apreneliyor. Avrupa standartında üretim yapan ilk fabrika. “Halil Ali Basması” çok ünlü. 1934 yılında ise yepyeni teknolojiyle “Mensucat Santral” kuruluyor.

Aynı yıl “Soyadı” kanunun çıkması üzerine Halil Ali İstanbul’da Vardar soyadına talip olur. Damadı, Pamir Bezmen’in babası Cazım Bey ise İzmir’de Demirzade’yi almak ister. Ancak bu soyadları daha önce alınmıştır. Aynı soyadı bir şehirde iki kez verilmemektedir. Halil Ali “Biz , bez işi yapıyoruz, o halde “Bezmen” soyadını alalım” diye karar verir, damadına da teklif eder. Sonraları bu karar “kızından olan çocukları da aynı soyadı etrafında toplama arzusu olmalı”, diye yorumlanacaktır.

1936 yılında Pamir Bezmen’in doğumuna az kalmış. Meşhur illüzyonist  Zati Sungur Arjantin’e gittiği sırada, Bezmenlerin Buenos Aires şubesinin başında Nazım Ali Bezmen var. Zati Sungur’u çok iyi ağırlıyorlar. O da dönüşte, Refik ve Atiye Bezmen’in Pamir için hazırladığı çocuk eşyalarını ve kırmızı direksiyonlu, pedallı bir metal arabayı getiriyor. Daha doğmadan gelen araba , çok seveceği yarışçılığın habercisi, belki de..

Aşirefendi. Sultanhamam’da; dede, torun

Halil Ali’yle ailenin en büyük erkek torunu Pamir Bezmen arasında farklı bir sevgi var. Öyle ki kuşaklar öncesinden gelen aile yüzüğünü yıllar sonra ona teslim ediyor.

Yazları İstanbul’da geçirilen yıllarda Sultanhamam’ın ünlü Ağababasını, Halil Ali’yi dibindeki, hep yanı başındaki küçük Pamir’den öğreniyoruz.

1942 yılı Mensucat Santral kurulmuş. Küçük bir çocuğum. Bomonti’de otururduk. Ağababam her yere beni taşırdı. Bayılıyordu beni taşımaya. 2. Mevkii tramvayla giderdi işine. Tünele kadar bir tramvayla giderdik. Tünelden aşağı yüksek kaldırımdan yürünürdü. Oradan köprüyü geçer, mağazaya kadar yürürdük. Kendini çok bonkör hissettiği günlerde Tünel’den Eminönü’ne kadar da tramvaya biner, orada iner, Aşirefendi’ye kadar bir elinde bastonu diğer elinde ben yürürdük.

Bir şeyler anlatırdı, hep. Tarih anlatırdı. Bazen de şiirler okurdu. Ağababamın yazıhanesi, mağazanın en arkasındaydı. Yazıhane dediğim bir masa ve onun koltuğu. Personel olarak; Kirkor Efendi, muhasebeci Hasan Kabuli Bey bir de Madam Anna vardı. Raflarda da birkaç kumaş. Fabrikadan satış yapıldığı için fazla kumaş yoktu.. Uzun bir dükkandı. Çocukluğum orada geçti sayılır. O; dükkanda oturur, çok fazla konuşmazdı. Her lisandan şiir okuduğunu hatırlıyorum. İyi Fransızca bilirdi. Kendi kendine öğrenmiş. Bir şeyler danışmak için gelen giden çok olurdu. Ağababam Sultanhamam’da bir tür ticaret mahkemesi görevi üstlenmişti. Çok eskiden gelen bir gelenek. Onun büyükbabası ve hatta onun da büyük babası aynı işi yaparmış. Resmi bir görev değil ama yaptırımı var. Hatta rahmetli Sakıp Ağa bir davette babasının Adana’dan geldiğinde Halil Ali’den Sultanhamam için icazet almak durumunda kaldığını anlatmıştı.”

II. Dünya Savaşı yıllarına, İstanbul’da ki 265 tramvayın yakıt tasarrufu nedeniyle 135’e indirildiği yıllardayız. Hitler Sütlüce’de “Yahudi fırınları”nı kurmak istiyor.

Aynı yıllarda “Belki de bu anlatacaklarımı görmedim, sanırım ertesi günü duydum “diye anlatıyor köşesinde, Pamir Bezmen. Sonradan çok tartışılacak “Varlık Vergisi”nin sıcak günlerine gidiyor. “Ama eminim ki Hasan Kabuli Bey ordaydı. Bir gün kapıdan bir adam girdi Ağababama “Size 500. 000 vergi tarh edecekler”. Söz konusu olan “Varlık Vergisi”.” Eğer, bana 50.000 lira lütfederseniz vergiyi 75’e indiririz. Bu size 125’e biter”, diyor. Ağababam onu, o uzun mağazada kovalıyor, kovalıyor. Aradan 1 hafta geçiyor. Aynı adam bir müfreze askerle gelip yeni vergiyi tebliğ ediyor. Yeni vergi 2 milyon lira. Ve vergi zamanında ödendi Aşkale’ye gidilmedi. Bu vergi ailenin üzerine hışım gibi çöktü.

“…..giden 1400 kişiden 21 kişi geri dönmedi. …İnsanlara verdiği güvensizlik, üzüntü inanılmaz boyutlardaydı. Ermeni, Balat Rum ve Amerikan hastanelerine de vergi tahakkuk ettirildi. Varlık vergisi mali açıdan da bir yarar getirmedi. Türk sanayine de zararı dokundu. Birikim yok oldu. Yabancı sermaye ürktü yatırım yapmadı. Ya kaçtılar ya da silindiler.”, diye aktardığı yakın tarih kayıtlarını kendi hayatındaki konuşmalardan ve kütüphanesindeki dönemin maliye müfettişi Faik Öktem’in hatıratından derler, Pamir Bey.

Yine aynı yıl aileye, unutulmaz hatıraların yaşanacağı yeni bir üye katılır. Hitler’in en yakınlarından Alman Büyükelçisi Franz Von Papen Ankara’da bombalı bir suikast girişiminden şans eseri kurtulur. O zamana kadar kullandığı Gazojenli Mercedes Benz otomobilini satılığa çıkarır. Bezmenler alır. Pamir Bey’in ilk kullandığı otomobil bu olacaktır. Sonradan anılarında “dört kapılı, “dekapotabl”, tenteli üstü açılıp, kapanabilir siyah renkli, çirkin bir otomobil diye geçer. 7 yaşındadır, o kadar küçüktür ki ayakta kullanır. Trafik Kanunu çıkmadan önce de 15 yaşında ehliyet alır.

Ailenin tüm üyeleri ticaretle uğraşıyor gibi gözükür, ancak Pamir Bezmen’in ailesinde iki derviş vardır. Biri baba tarafından Cazım bey’in dayısı Bektaşi Dedesi İbrahim Nafi Bey diğeri Mevlevi Mehmet Esad Dede’dir. Esad Dede Mesnevihan, aynı zamanda da değerli bir yazardır. Ölümünden önce Kasımpaşa Mevlevihanesindedir.

Sevgili Karşıyakam, unutulmaz Robert Kolej

Pamir Bezmen anılarında unutulmaz bir yer tutan Karşıyaka’yı çok sevmiştir. Kozmopolit, modern, şık bir yerdir, İzmir. Karşıyaka’da iki, üç katlı köşkler vardır. Onlar Çamlık sokakta otururlar. Biraz ilerde Krepsiler, ön tarafta Manço’ların kiraladığı işgal sırasında Konstantin’in oturduğu bina yer alır. Onların köşesinde Durmuş Yaşar ve eşi Hikmet hanımın köşkü vardır. Cazım Beylerle, Mançolar bezik oynar. Aralarında Pamir, Nil, Aytaç Manço, Mark Krespi’nin de olduğu çocuklar hep birlikte komşu bahçelerde koşuşturur, yaramazlık yaparlar. Kapının önünden denize girilir, ailelerle birlikte radika, kuzukulağı toplamaya Yamanlara gidilir. Tek atın çektiği, tek vagonlu tramvaya atlanır, Vatman Rasih Efendiyle şakalaşılır. Akşamüstleri 5 çayları, cumartesi günleri akordeonlar eşliğinde küçük kanepelerle sunulan ince uzun bardaklarda bol sulu rakıların içildiği garden partiler olur. O yıllarda kurulan dostluklar ömür boyu sürer. Pamir Bezmen’in hem bu anılarından hem de araştırmalarından destek gören diğer bir Karşıyakalı Yaşar Aksoy 99’da “Karşıyaka , Bir Aşkın Hikâyesi” adlı kitabını yayımlar.

1947’de 11 yaşında o dönemin yatakhane ağabeyi şu an emekli büyükelçi Nurver Nurveş’in adeta eline doğar. Tuncer Karakurt’la yatakları yan yanadır. İlk bir sene annelerini özlerler, geceleri hep ağlarlar. Sonra da hafta sonu eve gitmeyip okulda kalabilmek için ceza almaya çabalarlar. Büyük eğlence vardır.

Ayşe Sultan Korusu’na duvarı aşıp girilir; çizmeli bekçileri ve havlayan köpekleri atlatarak ayvalar çalınır, yastık kılıflarına doldurulur. Bina amiri Robert Allen’in gözde çocuklarından biri de Pamir’dir . Mükemmel İngilizcesinin temelleri Mr. Allen’ın geliştirdiği bir teknikle oluşmuş. Gençlik dönemi başladığında ise kolejdeyken (bugünkü Boğaziçi Üniversitesi) kız kolejine (bugünkü Robert Kolej) dağdan gidilir.Levent Çiftliği’ne kurtların indiği yıllardır. Sanki kurtlar kızları erkeklerden, erkekleri de kızlardan koruyorlar. Yine de korku birbirleriyle flört etmelerine, sonra da evlenmelerine engel olmaz. Eğlencenin bol olduğu Robert Kolej aynı zamanda güçlü bir kültürel dokuya sahip. Tiyatrolar oynanıyor, okul gazeteleri çıkarılıyor. Pamir Bezmen “Campus” ve “Campus News”un başyazarlığını yapıyor. “İzlerimiz” ve “Spectrum”un da sanat yönetmenliğini üstleniyor.

Bu dönemde Ağababa Şişli’de Atatürk’ün evinin (şimdi müze olan) karşısındaki Ömer Bey Apartmanında yaşıyor. Haldun, Güler Dormenler komşuları. Okula kadar giden yol; Mecidiyeköy’e kadar uzanıyor, sonra hem yol hem yerleşim bitiyor. Karda kışta, Tuncer Karakurt ‘la beraber kayaklar sırtlanıyor ve okula doğru kayıyorlar. Artık çılgın gençlik yılları başlamıştır. Ömer Bey Apartmanı’nda yapılan eğlenceli partiler ailenin çiftliklerinde devam eder.

Bezmenler bir zamanlar, sadece sanayi tesisleriyle değil, çiftlikleriyle de ünlüdür. Kıyafetlerinden çiçeklerine, minyatürlerine kadar farklı bir hayat tarzının olduğu İstanbul’un hem av, hem mesire yeri olarak değerlendirilen güzellikleridir, bu çiftlikler. Ortalarında av köşkleri… Küçük, güzel, şömineli mekânlar.. .

Ailede av sporuna candan bağlı olan, “Üç padişah, bir halife ve on cumhurbaşkanı zamanında yaşamış olan” ve geçtiğimiz günlerde 101. doğum gününü kutlayan Pamir Bey’in dayısı Fuad Bezmen’dir.

Dayısı Fuad Bey Pamir’i centilmenlik prensiplerine bağlı, iyi bir avcı olarak yetiştirir. Büyükçekmece’deki Geren Bağ Çiftliği’nde, Prens Abbas Halim Bey’den av inceliklerini öğrenir. Dayısının av arkadaşları Prens Abbas Halim Bey, Mimar Feridun Kunt, Feyzi Dinamit, Bal Mahmut (Baler) ‘in sohbetlerine katılır.Hekimbaşı ve Levent Çiftliği de av için gidilen harika yerlerdir. Bugün Maslak’ta bulunan İstanbul Teknik Üniversitesi, Harp Akademilerinin bir kısmı, Atlı Spor Kulübü tesislerine ait araziler de sıkça gidilen av mekanları. Ağababa’nın ölümünden sonra çeşitli hayır kurumlarına bağışlanmış.

1950’li yıllar ailelerin yakınlaşmasıyla tanışılıp ömür boyu süren Pamir Bezmen, Karaca Taşkent dostluğunun başladığı, yıllardır aynı zamanda. Anlamlı bir gülümsemeyle anlatılan Yeşilköy’de su , Uludağ’da kar kayağının, Nişantaşı, Dolmabahçe arasında otomobil yarışlarının, yapıldığı delikanlılığın doyasıya yaşandığı yıllar… İlkay Bilgişin ve Güray Zorlu’nun da içinde olduğu Pamir Bey’in Robert Kolej yıllarındaki dostlukları, farklı zamanlarda, mekanlarda, hatta farklı ülkelerde yerini her seferinde başka anılara bırakarak sürer.

1958’de Robert Kolejden Makine Mühendisi olarak ayrılır. Sonra ABD’de Oklahoma State University’de Endüstri Mühendisliği ve Yöneticilik eğitimi alır. “The Labour Situation in Turkey”adını taşıyan tezi oldukça anlamlıdır. Doğduğu yıl olan1936’da sosyal haklar ve sosyal güvenlik açısından ilk iş kanunu çıkarılmıştır. Oysa bu tarihten çok önce, Mensucat Santral’de ölüm, doğum ve evlenme yardımları yürürlükte. Fabrika doktoru var. Günlük yemek listesi işçileri kalori ihtiyaçlarına göre doktor denetiminde hazırlanıyor. İşçi işveren ilişkilerinde yıllar öncesinde deneyim kazanmış bir aileden gelen, tezini de bu konuda yazan Pamir bey sonra kuracağı TASAŞ’ da da uygulamalarıyla öncü olacak, işçileri tarafından çok sevilecektir.

60’larda II.Abdülhamit’in kızı Ayşe Sultan Korusu iskana açılır. O yıllarda Emlak Caddesindeki (bugünkü Abdi İpekçi Caddesi) aile apartmanında oturan Şermin Hanım ve oğlu Pamir korudan bir arsa alırlar. Pamir Bey’in kolejdeyken ayvalarını yediği ağaçların bir bölümü de onların olmuştur. 62’de Şermin Hanımların yazlığı olarak burada yapılan evin bahçesinden Pamir’in çok sevdiği okulunun arazisine bir de kapı açılır. İşte bu ev Şermin Hanımın vefatından sonra çocukların ortak kararlarıyla Nermin ve Pamir Bezmen’in yaşayacakları, yaşatacakları , anıları ve tarihi biriktirip, kayıtlayacakları yer olacaktır.

Pistlere hızlı bir başlangıç

Pamir Bezmen ABD’de master yaparken pistlerde yarışmaya başlar. İlk yarıştığı otolardan biri 1960 model Elva Formula Junior. Sonra Corvette firmasının sponsor olduğu Corvette’le yarışır. Hatta Amerikalılar tarafından “Terrible Turk” diye adlandırılır. Güzel bir otomobilin, hele bir klasiğin her zaman heyecanlandırdığı, Pamir Bezmen otomobil tutkusunu Türkiye’de de sürdürür. Katıldığı pist yarışmalarının sayısını bile hatırlamıyor. Sorulduğunda, “birkaç düzine kupam olduğunu biliyorum” demekle yetiniyor. Saatte 300 km hız yapan otomobiller kanına girmiş bir kez. Öyle ki annesi Şermin Hanım, “Yeter artık, sen araba yarışçısı mısın?  Türkiye’ye dönüyorsun” demese, belki bugün çok tanınmış usta bir pilot olarak anılacaktı.

Ülkemizdeki ralli geleneği Türkiye Turing Otomobil Kurumu ile başlar. Henüz ülke için o kadar yenidir ki, bu sporun adının “ralli” olmasına 1969’da içlerinde Karaca Taşkent, Güray Zorlu, Ahmet Tollu ve Sibel Tanberk’inde bulunduğu ve başkanlığını Pamir Bezmen’in yaptığı Spor Komitesi’nde karar verilir.

Pamir Bezmen’in aile tarihine, kökenlerine olan ilgisi 70’lerde onu Girit’e götürür. İlerde defalarca anlatılıp, gülünecek bir hikayedir, bu. Pamir Bezmen 70’lerde o zamanki eşi Grace, yakın arkadaşı Aldo Kaslowski ve eşiyle birlikte aile evini bulmak üzere Girit’e; Hanya’ya yolculuk yapar. Bir tarif üzerine gider, meydan, ortada çeşme, arkasında camii, sol tarafta kahve ve onun yanında 3 katlı konak. Kapıyı çalarlar, kapı onları kibarca karşılayan Giritli’ye geçmişte dedesinin bu evde yaşadığı anlatılır. İçeri davet edilirler, kahve eşliğinde gözler nemlenir, fotoğraflar çekilir. Arkadaş olunur, bir daha görüşmek üzere vedalaşılır. İstanbul dönüşünde ailenin Girit’ten gelirken beraberlerinde getirdikleri evlatlıkları Nazlı’ya Hanya anlatıldığında. Nazlı gülerek evin Hanya’da değil Kandiya’da olduğunu söyler. Yanlış şehirdeki çeşmeli, camili kahveli konağa gitmişlerdir.

ABD’den dönüşünde, öğrenciliği boyunca yazları çalıştığı dayıları Fuad ve Refik Bezmen’in başında olduğu ailenin şirketlerinde ve Mensucat Santral’de yönetim kurulunda yer alır. Aynı zamanda Türk Ytong Sanayi A.Ş’de kurucu olarak çalışmaya başlar. Üretimde verimi arttırmak için çeşitli araştırmalar yapar ve çok yararlı olur.

Sonrasında TASAŞ(Türk Ambalaj Sanayi) ni kurar. Teneke kutu üretiminin yapıldığı Avrupa ve Ortadoğu’nun en modern bir tesislerinden biridir, TASAŞ.

Aşk hayatı yeniler 
TASAŞ ’ın henüz kurulduğu yıllarda Nermin Bezmen henüz 19 yaşındadır, üniversiteye devam ederken, yönetici sekreter olarak , Pamir Bey’le çalışmaya başlar. Bu tanışmadan kısa süre sonra aşk her iki tarafın da kalelerini fetheder. Tecrübesiz, toy bir geç kızdır Nermin Hanım, Pamir Bey ise evli olgun bir erkek . Pamir Bey; annesinin “hayatının en doğru kararı olur”, diye belirttiği Nermin Hanım’la 6 ay içinde evlenir.

pamir 3 web için

Aşkın cesareti, her şeyi değiştirebilme gücü ve o günden başlayıp günümüze kadar yayılan büyük bir güvenle uzun soluklu bir serüven başlar.

Kızları Pamira doğduğunda 15 günlükken bilinmeyen bir geleceğe yol alır gibi, Marmara’da denize açılırlar. Aylarca İstanbul’a çok uzak olmayan istiridye tarlalarının her yanı kapladığı, balığın bol olduğu ,sessiz adalara demirlerler.S abahları Pamir Bey’in Cevizli fabrikasına gitmek üzere sandalla kıyıya bırakıldığı, gün boyu bebeğine bakan Nermin Bezmen’in akşamları yine aynı sandalla eşini karşıladığı, baş başa yaşanan yalıtılmış zamanlar geçer.

Sonra Manisa fabrikasından dolayı İzmir’e geçilir. Bebekler ikiye çıkmış, Cazım doğmuştur. Bomboş yollardan, zeytinliklerden, dağlardan geçerek ,hafta sonları üstü açık bir arabayla Ayvalık’a gidilir. Bebekler küçük annenin kucağında, battaniyeye sarılı, hızla giderler. “Momentum kanununa göre kâfi derecede hızlı gidilirse içeri su girmez “, der Pamir Bey. Tabii kırmızı ışıkta durunca, yerler yağmuru. Hatta iki bebek yanlarında, çok şık giyinip Fuar’a; Kübana ya da Mogambo’ya giderler. Geç saatlere kadar dans edilir. İnciler daima ışıltıyı açığa vurur.

1977, Pamir Bezmen’in 20 yıl sürecek olan Bangladeş’le dostluğunun, Fahri Başkonsolosluğu’nun başladığı yıldır.

Hayat hızla, kendi dinamiğinde akarken 1980’lerde Pamir Bezmen’in iş hayatı hoş olmayan bir sürece girer. Aile içinde başlayan “ilk ayak oyunları”, giderek büyütülen huzursuzluk sonucunda Cevizli’de iki, Manisa’da bir fabrika devredilir. Pamir ve Nermin Bezmen durup, kenara çekilmeyi tercih eder..Ve aktif iş hayatını bırakırlar. Sonra hiçbir şey kolay olmaz. Yine de ta en eskiden, ilk başladıkları zaman olduğu gibi “Biz el ele verip, bir şeyler yaparız,”derler. Bu kez sancılı ama farklı bir dönem beklemektedir.

Ancak 90’larda da dev kuruluş “Mensucat Santral”in olaylı bir şekilde kapanması aileye büyük darbe olur. Pamir Bezmen’i en çok üzen kaybedilen servet değil, ailenin kuşaklar boyu öncesinden gelen, büyük emek ve fedakârlıklarla yapılanan “adı”nın yıpratılmasıdır.

Bu maddi ve manevi büyük sarsıntı zarifçe, cesaretle taşınır. Çocukların büyümesi, sahip oldukları değerleri yaşatmak, yeniden yeniden mutlu olmak için büyük bir çabaya girişilir.

Yeni bir başlangıcın sesi: “Kurt Seyt&Shura”

Nermin Bezmen o zamana kadar Ağababa’nın torunu, Fuad Bey’in yeğeni ünlü iş adamı Pamir Bezmen’in eşi olarak bilinirken; tüm kökleriyle birlikte “Kurt Seyt & Shura” adlı tarihi romanıyla 92 yılında birdenbire hayatımıza girer. 1916-1918 yılları arasında Kafkasya’nın ve Osmanlının son döneminde geçen bir aşk hikayesini anlatır. Nermin Hanım’ın anne tarafından dedesinin yaşamıdır, konu edilen. Yazım aşamasında tarihe ve köklere ilgisi giderek artan Pamir ve Nermin Bezmen çok emek verirler. 80’lerde şirketlerinin kapanmasının hemen ardından “Tekstilin kaybettiğini tarih kazanır” diyen Pamir Bey sanki o günlerde geleceği tahmin etmiştir. Kâh elinde 1700’lerden kalma bir atlasla gelir, kâh Kırım üzerine çalışan eşine ”Kırım’a gidiyoruz” der. Romanın yakın şahidi, yazarın en büyük destekçisidir. Kurt Seyt & Shura , akabinde Pamir Bezmen’in çevirisiyle Amerika’da yayınlanır. İkisi de Osmanlıca dersi alırlar. Pamir Bey iyice ilerletir ve şu an basım aşamasında olan “Girit Salnamesi”ni çevirir. Hocası Salih Bey’le birlikte haftada bir gün aksatmadan Cağaloğlu’na, Osmanlı Arşivlerine giderler. Bezmen çifti çocukluklarından itibaren sohbetin, dansın, şarkıların ve şiirlerin hararetle paylaşıldığı olduğu ortamlarda büyümüşler, iki tarafın da kültürlerini sofralarına yansıtmışlar. Pamir Bezmen’in “Ben genlerimdeki Giritliliği hep hissederim. Selanikliliği de. Hele Ege kıyılarında karımla oturup, balık, zeytinyağlı otlar, radikalar, stamnagatiler eşliğinde rakı ve ouzo içerken bu özlemim daha da artar”, diye vurguladığı köklerinin lezzetleri söz konusu olduğunda giderek muhteşem bir aşçı olan Nermin Hanım’dan en sevdiği yemeklerden birinin domates ve yumurtayla yapılan Selanik Dolması olduğunu öğreniyoruz. Pazar sofralarında , fava, zeytinyağlı Ege otları, Nermin Hanım’ın dede tarafından gelen havyar blini , tuzlu sardalya ve Pamir Bey tarafından demlendirilmiş rakı ya da sarı votka bulunuyor. Mumlarla aydınlatılmış masa dostlarla paylaşılıyor. Danslar ediliyor, şiirler okunuyor. Şiirler genellikle Nazım Hikmet’ten, okuyansa kendisi de şair olan Nermin Hanım.

Nermin Bezmen’in art arda yayımlanan kitapları, bestseller olur. Resim sergileri açar. Minyatürden, suluboyaya, özgün baskıdan, restorasyona uzanan geniş birikimini yansıtan resimleri her zaman alıcı bulur. Kurt Seyt & Shura’yı bu kez de Romanyalı ninesi Murka’nın hikayesi izler. Chronicle Dergisi’ndeki “Zihnimin Kanatları” köşesinde düzenli olarak okurlarıyla buluşur. Yazarın, Önümüzdeki günlerde basılacak olan son romanı merakla bekleniyor.

Çiftin “en önemli servetimiz “, diye nitelediği 200 yıllık bir kütüphaneleri var. Edebiyat ve tarih ağırlıklı kütüphanede Türkiye’deki birkaç tam koleksiyondan biri Servet-i Fünun koleksiyonu mücevher gibi özenle saklanıyor. On bini aşkın kitabın bulunduğu bu değerli koleksiyonda Girit, Selanik, Balkanlar ve Kafkasya’ya ait zengin bir arşiv söz konusu.

Kitapların yanı sıra tarihi evraklar ve kayıtlar da büyük bir alan oluşturmuş. Ailenin değerlerine sahip çıkılmış. Pamir Bey ‘in çok genç yaşından itibaren biriktirmeye başladığı yazılı kaynaklar, ailenin, uzak ve yakın çevrenin mektupları , kartları evraklarıyla çoğalıp, zenginleşmiş. Dünyada her nereye gidilirse sahaflara, antika kitapçılara girilip saatler geçirilmiş.

Derlemeye çalıştığı Girit ve Selanik tarihi ile ilgili bir triloji üzerinde çalışırken Nikos’un “Lavanta Lavanta” romanıyla tanışır. Girit’teki çok kültürlülüğü konu edinen bu kitabı Türkçeye kazandırır.. Baba tarafı İstanbullu, ana tarafı Giritli olan yazar Nikos Stavrolakis’le Pamir Bezmen arasında güzel bir dostluk başlar.

Nikos aracılığıyla 1944 yılından itibaren bir ören olan Hanya’daki Etz Hayyim Sinagogu restore edilir. “Dünyanın Korunması Gereken 100 Tarihsel Anıtı” kapsamındaki sinagogun 1999’daki açılışına dünyanın çeşitli kurum ve kuruluşlarından üç yüzü aşkın konuk katılır. Açılışa Bezmen çifti de davetlidir.

2000’de yayımlanan“Lavanta Lavanta”nın önsözünde Pamir Bezmen tüm kalbiyle inandığı “barış”ı vurgular; “Keşke artık kavga da, soykırımı da bitse de rahat yaşayıp hayatın zevkine varsak. Ecelimizle ölsek. Mezarlarımızın talan olmayacağı yerlerde gömülsek. Çoluk çocuğumuz da öyle… İsteyen gidip oralarda yaşasa, isteyen buralarda. İnsanlar, devletler, ırklar, dinler arasında barış olsa”, der.

Aynı vurguyu bu kez de organizasyonunu yaptığı Türk Yunan rallileri sırasında tekrarlar.

Çok sevdiği; adalara , komşulara rahatça, sınırsız, vizesiz gidebilmek belki çocuklar, belki de torunlar için mümkün olsa”, diye özlemini dile getirir. Klasik otomobil rallileri hep Yunanlılarla ortak. Ege rallisinde senede bir defa da karşıya geçilip yapılıyor. Co-pilot her zaman Nermin Bezmen’dir.

pamir 5 web içinNostalgia & Fantasia “Tarihte Bir Otomobil Gezintisi”

Pamir Bezmen’in SCCA, Sports Car Club of America’ya üyeliği yarışçılığıyla başlar. Aynı zamanda CCCA, Classical Car Club of America üyesi de olan Bezmen,1991-2007 arasında Antik Dekor dergisinin “Nostalgia & Fantasia” adlı köşesinde yazar.

Bazen çok sevdiği 66 Ford Mustang’le, kimi zaman 59 Corvette’le ya da babası Cazım Bey’den kalan Buick’le, garajının gözdesi, gelini 63 Jaguar’la okurlarını tarih içinde doyumsuz bir yolculuğa çıkarır.

Tarihte Bir Otomobil Gezintisi” Sappho’nun adasına geçip, uluslararası rallilere katılarak sürer. Pamir Bezmen arada bir köşesinde muzipçe sorar; “Otomobiliniz eski mi, klasik mi?”

Okurları klasik otomobillerin ihtişamlı dünyasında dolaştırır, estetikle tekniğin mükemmel birlikteliğine götürür..

Ayrı kökenlerden gelip, İstanbul’un aynası kültür mozayiğini yansıtan, bir çatı altında birleştirip zenginleştiren, hayatı tüm incelikleriyle, aşkla paylaşan ev sahiplerinden Pamir Bezmen’i geçtiğimiz aylarda kaybettik.

Şimdi gün dönüyor. Zaman kendi yolunda salınmayı sürdürüyor. Fıstık çamlarının rengi giderek koyulaşıyor. Boğaz’ın ışıkları tek tük yanmakta. Akşam oluyor. Nermin Bezmen’le vedalaşıyorum. Yavaşça merdivenlerden iniyorum..

pamir 4 web için

Fuad Bezmen, Bir Duayenin Hatıratı, Derleme Nermin Bezmen, PMR Yayınları, 2002

Lâvanta Lâvanta, Nicholas Stravroulakis, Çeviri; Pamir Bezmen, PMR Yayınları, 2000

Antik Dekor Dergisi, (1991- 2007 )

Aşağıdaki kaynaklar Pamir Bezmen’in bizzat katıldığı etkinliklerdir.

Tarih Vakfı “Tarihe Tanıklık Edenler Panel Dizisi, 31Aralık 1994”, “Varlık Vergisi”

Tarih Vakfı “Tarihe Tanıklık Edenler Panel Dizisi, 27 Ocak 1994”, “Türkiye’de İlk Sanayiciler”

Türk İktisat Tarihi Seyir Defteri” adlı belgesel film, 1992.Yönetmen Enis Rıza, Yapım; VTR  

Tanıklıklar:

Karaca Taşkent, İlkay Bilgişin, Aytaç Manço, Güray Zorlu, Tuncer Karakurt, Sibel Tanberk, Haldun Dormen.

Melih Gürsoy

Melih Gürsoyİzmir mozaiğinde belirgin taşlar”dan biriyle, iş adamı Melih Gürsoy’la tanışmak üzereydim. Kendisi aynı zamanda ekonomi ve kent tarihi araştırmaları da içeren 8 kitabın yazarıydı. Tedirgindim. Genellikle iş adamı duruşu mesafe almayı gerektirir. Kaygılarımı haklı çıkarırcasına masanın üzerinde bir dosya beni bekliyordu. İçimden dosyayı bana verip görüşmeyi bitireceğini düşündüm. Oysa ki dosya yalnızca o kuşağın disiplin anlayışının yansımasıydı ve anlatacaklarının planını içeriyordu. Kayıt başladı. Zaman ilerledikçe şanslı bir tanıklığın tam ortasında bulunduğumu fark ediyordum. Tedirginliğim hafiflemişti. Artık çok katmanlı bu romanın okundukça cezp eden, merak uyandıran sayfalarını çevirmeye başlayabilirdim.

Melih beyin baba tarafından ailesi; Türkmen boylarından gelen dedesinin babası Halil Ağa’ya kadar uzanıyor.

Dedesi Hacı Veli Efendi, Halil Ağa’yla birlikte Afyon’un Şuhut kazasına yerleşir.Burada çok büyük tarlalar alıp, afyon ekimine ve ticaretine başlarlar. ilk eşi geride 7 çocuk bırakarak ölen Hacı Veli Efendi daha sonra Melih Gürsoy’un babaannesi olacak İsmet hanımla evlenir. İsmet hanım Sandıklı’da çıkan bir isyanı bastırmak üzere gelip orada yerleşen bir kolağasının kızıdır. Bu evlilik dolayısıyla doğan üç erkek çocuktan biri, Melih Gürsoy’un babası Sami Gürsoy’dur. Hacı Veli Efendi 19. yüzyılın sonlarına doğru İzmir’de bir şirket kurar. Artık sadece hasat zamanlarında Şuhut’a gitmektedir. Sami Gürsoy ve diğer oğulları İzmir de yetişerek peynir imalatına ve ticaretine başlarlar. Amerika’ya dahi ihracat yapacak kadar işlerini büyüten bu girişimci büyükbabanın adı 19. yüz yıl kitaplarında İzmir’in büyük tüccarları arasında geçiyor.

Hacı Veli Efendi’nin Şuhut’taki konağı Kurtuluş Savaşı sırasında hem Atatürk tarafından karargah hem de bir süreliğine hastane olarak kullanılır. Halen ayakta olan bina günümüzde müzeye dönüştürülmüştür.

Anne tarafı ise daha eski İzmirlidir. İstanbul’da asker kökenli bir ailenin oğlu, annesinin dedesi Rıza Efendi; İzmir eski belediye başkanı ünlü Eşref Paşa’nın küçük kardeşidir. Eşref Paşa günümüzde halen adını verdiği semt ve yapımına katkıda bulunduğu İzmir’in sembolü Saat Kulesi’yle anılıyor.

Aile geleneğine uyarak asker olan Rıza Bey bir süre sonra mesleğini bırakır ve İzmir’e yerleşir. Babasından aldığı bir miktar parayla ve kendi birikimleriyle kısa zaman sonra İzmir’in genç işadamları arasına girer. Bir süre sonra da Eğriboz adası İstefe göçmenlerinden Bektaşi Şemsi Baba’nın kızı Safiye hanımla evlenir.Şemsi Baba günümüze kadar gelen İzmir Yağhaneler semtindeki dergahın ilk postnişinidir.

Melih beyin dedesi yani annesinin babası Hüsamettin Bey bu evlilikten doğar.

Hikayenin perde arkasını ve devamını Melih beyden dinleyelim:

Aile büyüklerimizin anlattığına göre Rıza beyin yani annemin dedesinin ağabeyi Eşref Paşa Bağdat Valisi olarak bir nevi sürgüne gönderilir.

Fakat bir süre sonra hem askerlikten hem de valilikten istifa ederek, İzmir e küçük kardeşinin yanına gelir. Rıza bey 1877 yılında Rus-Kırım savaşına katılır, 1 yıl sonra da geri döner. 1882 de ölür ve bektaşi olmamasına rağmen ve kayınpederi Şemsi Baba’nın dergah mezarlığına gömülür. Dedem Hüsamettin Bey babası Rıza Bey öldüğünde 13 yaşındadır, diğer iki kardeşi ondan da küçüktür. Babaları ölünce çocukların velayeti ve Rıza beyden kalan mülkler amcaları Eşref Paşa’ya geçer

Dedem Hüsamettin bey 17, 18 yaşına geldiğinde; amcasına karşı gelir. Babalarının mülklerini iyi yönetemediğini, hatta sattığını iddia eder. Bir yıl içinde Eşref Paşa’nın etkisiyle askere alınır. Padişahın muhafız alayındadır. Alayın başında Avusturyalı bir subay vardır. Alayın Abdülhamid’e suikast yapmak üzere eğitildiği haberinin yayılması üzerine 300 kişi Yemen’e sürülür. Hüsamettin dedem giderken kuşağının içinde altın götürmüş. Askeri doktorlara borç veriyor. O sayede geçici olarak hastanede kalmasını izin veriyorlar. 7 yıl sonra 300 kişiden yalnızca 20 kişi geri dönüyor.

1895 yılında dedem İzmir’e döndüğünde 26 yaşında. Babasının yaptırdığı Rıza Bey Hanı’nı, kalan mülkleri Eşref Paşa’dan alır ve baba mesleği toptan yaş meyve ve sebze ticaretine başlar. Bu arada Girit’ten İzmir’e göç etmiş Baysoy ailesinden anneannem Şadiye hanımla evlenir.”

Hacı Veli Efendiyle, İsmet hanımın oğlu Sami Gürsoy’un, Hancı Hüsamettin beyle, Şadiye hanımın kızı Azize hanımla evliliğinden 1924 de Melih Gürsoy dünyaya gelir. Bu, çok sık dokunmuş aile zemini üzerinde şekillenen Melih beyin hikayesinin ilk belirgin durağı İstanbul olacaktır.

Melih Gürsoy İzmir’de Hakimiyeti Milliye ilkokulunu bitirdikten sonra Karataş ortaokuluna devam ederken, babası çocuklarının geleceğini düşünerek İstanbul’a yerleşmeye karar verir. İşyerinin bir şubesi de orada olacaktır. Böylece İstanbul Moda’da Mühürdar caddesindeki evde Melih beyin hayatında bir başka dönem başlar.

Ortaokulu Haydarpaşa lisesinde bitirir. Sonra da liseyi Kabataş’ta okuması için kaydı yapılır. Okulun açılmasına iki gün kala, bir akşam evlerine gelen misafirlerin bir arkadaşı olan ve aslında tesadüfen orada bulunan bir zat sayesinde bütün planlar değişir. İhsan bey, Robert Kolej’lidir. Gencin eğitimini mutlaka Robert Kolej de sürdürmesi için ısrar eder. O sırada her şeyden habersiz odasında roman okuyan Melih’in de fikri sorulur. Gecenin sonu geldiğinde Robert Kolej’e gitmesi kesinleşir.

1938 yılında itibaren başlayan “Kolej Yılları” bir kulübün üyesi olmaktan çok öteye geçen dostlukları ve büyük bir deneyimi de beraberinde getirir..

Geriye dönüp baktığımızda Melih beyin deneysel,yenilikçi, cesaret dolu kişiliğine dair ipuçlarına bu yıllarda rastlarız:

Geleceğin mühendisi Melih Gürsoy marangozluk dersinde kendisine kırmızı yelkenli bir kano yapar. Üç yaz boyunca bu bez bot Moda koyunun sembolü haline gelir.

1943 yılına gelindiğinde okul eğitiminin yetersiz olduğu üzerine bir söylenti çıkar. Babalarını razı edebilenler o yaz Amerika’ya gitmeyi ve eğitimlerini orada sürdürmeyi ister.

Melih Gürsoy da gitmeyi çok istemektedir. Konuyu babasına açar.

İkinci Dünya savaşının en sıcak günleridir. Sami bey, oğlunun gitmesini hiç istemez, caydırmak için de elinden geleni yapar. Oysa genç Melih tıpkı kendisi gibi düşündüğünü yapan biridir. Bu sessiz mücadele aynı yılın temmuz ayında Haydarpaşa Garı’nda noktalanır.

Bundan tam 66 yıl önce uzun bir yaz gününde başlayan yolculuğu Melih Gürsoy’dan dinleyelim:

Bizden önce 5 kişilik bir grup İskenderiye’ye ve kısa süre sonra da bir uçakta yer bulup, Amerika’ya gitmişlerdi. 19 yaşındaydım. Kolejden benden 2 yaş büyük Tahsin Çiftçi’yle birlikte gidecektik. Aynı güzergahı izleyecektik. 1943’ün temmuzunda uğurlama merasiminin ardından Bağdat Ekspresi’yle Haydarpaşa Garı’ndan Halep’e hareket ettik. Halep’ten sonra kah trenle kah otobüsle yolculuk ederek İskenderiye’ye vardık. Bir hafta kadar Amerika’ya gidecek uçaklarda yer aradık. Uçaklar sadece izinli ya da yaralı alıyordu, siviller için yer bulmak çok zordu. Biz yine geriye dönüp Bağdat’ın yolunu tuttuk.

Bulunduğumuz otelin balkonundan Nehir üzerindeki liman tesisleri açıkça görülüyordu. Ekseri günler gemiyle Rusya’ya harp yardımı olarak gelen Amerikan yardımlarını sayardım; her gün 40-45 GMC kamyon; içi tamamen silah dolu olarak gemiden iner ve Rus askerlerine ve şoförlerine teslim edilir sonra da Rusya’ya doğru yola çıkardı. Bağdat’ta iki hafta kadar kaldıktan sonra Bağdat hava meydanından uçak bulma ümidini tamamen kesmiştik. Tahsin’le beraber Bağdat’tan ayrılıp Basra’ya gitmeye karar verdik. Basra o sırada tamamen İngiliz işgali altındaydı fakat hava meydanı kenarındaki Shatt-ul-arab otelinde daha ziyade Amerikan subayları kalıyordu. Biz de bu otelde kalmaya başladık. Uçak acentasının oyalamalarına rağmen Basra’dan da Amerika’ya uçak bulamayacağımızı anlamıştık. Yaralı Amerikan askerlerinden, tatile giden askerlerden, hatırlı sivillerden bize sıra gelemiyordu. Şileple gitmeye karar verdik. Her gün Basra’ya Amerikan Liberty şileplerinden birkaçı geliyor, harp malzemelerini boşalttıktan sonra dönüyorlardı. Bu şileplerden birinde bir kamara bulduk. Ancak bu şilepler Basra’dan Bombay’a gidiyor, oradan yük alıp, konvoyla birlike Ümit Burnu’ndan Afrika kıtasını dolaşıp Atlantik Okyanusu yoluyla Amerika’ya ulaşıyordu.

Günlerce süren deniz seyahatinden sonra Bombay’a ulaşmıştık. Üç, dört gün sonra gemimiz yükünü aldı. Sonra bir gece Amerikan Muhribi korumasında 20 civarında Amerikan Şilebinden oluşan uzun bir konvoyla yola çıktık.

Bombay’dan ayrıldıktan sonra güverteden muazzam bir patlama sesi duyuldu. Konvoydaki şileplerden birisini Japon denizaltıları torpillemişti. Çok korktuk. Bu arada Amerikan muhripleri durmadan denizaltı bombaları atıyorlardı. Gece kaptan bir açıklama yaptı. Konvoyu kaybetmişlerdi. Basra’ya dönüp yeni bir konvoya katılma talimatı alınacaktı..”

Melih’le Tahsin’in Amerika’ya gidiş macerası böylece son bulur.

Kolejden mezun olanların büyük bir çoğunluğunun ABD’de master yapmaları, sonrasında da mensubu oldukları aile şirketlerine katılmaları neredeyse gelenektir.

1944 yılında makine mühendisi olarak koleji bitirmesine bir yıl kala Melih Gürsoy sanki bu geleneği kırmak, geleceğini farklı kılmak için büyük bir arayışa girer.

1932 yılında Celal Bayar’ın Başbakanlığı sırasında yayınlanmış “Türkiye’nin İkinci Beş Yıllık İktisat Programı” nı bulur. Günlerce süren incelemelerden sonra 16 şehirde “Soğuk Hava Depoları” ve “Buz tesisleri” kurulacağına dair planlamayı fark eder. Günümüzün uzmanlaşmış kariyer planlamacılarını bile gölgede bırakan

bir öngörü ile çok erken yaşta lisansüstü derecesini “Soğutma Tekniği” konusunda almaya karar verir.

Teksas Üniversitesi Mühendislik Bölümü dekanı Profesör Woolrich’in Soğutma Tekniği konusunda çok tanınmış bir öğretmen olduğunu öğrenen Melih bey hemen başvuruda bulunur. Yalnızca 4 kişinin alınacağı bu bölüme kabul edilir.

1946 yazından itibaren eğitimine burada devam eder. Bir kısa yaz sömestri, iki normal sömestr sonunda Haziran 1947 de, yüksek notlarla, lisansüstü, diplomasını alır.

Okul bitince Profesör Woolrich’in de yardımı ile Edinburg Teksas’ta günde 300 ton buz imal eden bir fabrikanın montajında çalışmaya başlar. Sonra da Profesör Woolrich’in önermesiyle Dallas’ta yapılacak (o dönem dünyanın en büyüğü) “Soğuk Hava Tesisi ve Buz Fabrikası”nın inşasında başmühendis asistanı olarak çalışır.

1949 yılı bitmek üzereyken tesis işletmeye açılır. Melih Gürsoy eğitimini tamamlamış “soğutma tekniği” konusunda deneyimli bir uzman olarak İstanbul’a ailesinin yanına döner.  İzmir’de bu konuda teknik danışmanlık yapmak ve proje bürosu açmayı düşünmektedir.

Ancak bir akrabanın önerisiyle iş hayatına farklı bir başlangıç yapar ve Ankara İller Bankasında çalışmaya başlar. O sırada bankanın genel müdürü; sonradan iş dünyasının çok yakından tanıdığı Hulki Alisbah’tır. 3 ay birlikte çalışmalarından sonra, Hulki bey, Ankara’da bulunan Koç Ticaret Türk Anonim Şirketi’nin Genel Müdürlüğüne geçer. Grubun iş alanlarının genişlemesine öncülük eder. Bir çok yeni şirketin kurulmasını sağlar. Koç Holding’in ilk kuruluş projesini hazırlar.

Ankara’da bulunduğu sıralarda Melih Bey bir süre otelde kalır, öğle ve akşam yemeklerini de meşhur Karpiç’de yer. Ankara’nın simgesi, dönemin ünlü simalarıyla anılan lokantada Baba Karpiç o yıllarda herhalde 70 yaşın üzerindedir. Beyaz uzun ipek ceketiyle dolaşır, müşterileriyle yakından ilgilenir. Hatta güzel bir hanım müşteri görünce, ona özel bir meyve tabağı gönderir. Bir akşam yemeğinde gelir, Melih beyin masasına oturur. Kim olduğunu, nerede çalıştığını öğrendikten sonra, “Bakıyorum sen hiç içki içmiyorsun,” der. Melih bey içkinin tadının hoşuna gitmediğini söyler. Karpiç “Dur ben sana bir içki yapayım, bakalım beğenecek misin?” diyerek garsonlardan özel votkasını, biraz limon ve şeker şurubu, bolca buz ister. Karpiç bir bardağa 2, 3 parmak kadar votka koyar, üzerine bir miktar limon suyu ve onun üzerine de şeker şurubu döker ve bol buz ekler. “Hadi iç bakalım, bana da nasıl bulduğunu söyle,” Melih Gürsoy bir yudum alır. “Enfes”, der. Sonradan bu lezzet yıllarca vazgeçilmez olacaktır.

Banka, Karpiç ve otel arasında hayat sürerken bir akşam dayısı Hamit beylere yemeğe gider. Yıllardır görüşmediği teyzesinin kızı Nevhiz hanım ve eşi Şahap bey (Kocatopçu) da oradadır. Otelde kaldığını öğrendiklerinde, evlerinde konuk etmek için çok ısrar ederler. Melih Bey de bir süreliğine kabul eder. Böylece bu yeni üçlünün yaşamında güzel anılara dönüşecek günler başlar.

1950 yılının başlarında Toprak Mahsulleri Ofisi bünyesinde yeni bir bölümün Et ve Balık Soğutma tesislerinin kurulması yapılması için faaliyete geçtiği haberleri gazetelerde yer almaya başlamıştır. İşin projeleri için  Menges adında bir Amerikan firmasıyla anlaşmaya varılmıştır. Melih Gürsoy 20 yaşında “Türkiye’nin İkinci Beş Yıllık İktisat Programı” nda 16 şehirde “Soğuk Hava Depoları” ve “Buz Tesisleri” kurulacağına dair planlamayı fark ederek uzmanlığını bu konuda yapmıştır.

Hulki Alisbah Melih beyin genç bir adamken büyük bir öngörüyle yaptığı seçimin hikayesinden habersiz, Toprak Mahsulleri Ofisi bünyesinde yer alacak projenin başındaki genel müdür muavini Ekrem Barlas’a Melih Gürsoy’un parlak başarılarından ve Amerika’da yaptığı uzmanlıktan söz eder. Karşılıklı görüşmelerden sonra işe başlayan Melih bey bir iki gün içinde bu tesislerin alım heyetiyle birlikte makine ve teçhizat satın almak üzere Frankfurt’a hareket eder. 16 fabrikayı kapsayan söz konusu satın alma için Marshall planı dolayısıyla Amerika’dan karşılıksız alınan 20 milyon dolar harcanır. O yıllarda resmi sektör için yapılan en büyük alımdır, bu. Yurda döndüklerinde CHP iktidarı yerini Demokrat Parti iktidarına bırakmıştır.

1952 baharında Çeşme soğuk hava deposunun montajı tamamlanmak üzeredir. Bu tesis için İzmir’e giden Melih bey, yengesi tarafından övgüyle söz edilen genç bir kızı görmek ister. Her gelişinde çeşitli senaryolar hazırlanmış fakat bir türlü görüşülememiştir. Artık evlenmek istemektedir.

Melih_Gulen_Dügün2 web için

Henüz Amerikan Kız Koleji son sınıfta okuyan incecik, genç, güzel Gülen hanımın gözleri Melih Gürsoy’u ilk anda büyüler. Tanışmanın ardından 1952 aralık ayında evlenirler. Bu yeni evli çift uzun süre Ankara’nın çok renkli sosyal hayatının ayrılmaz bir parçası olur

Et Balık tesislerinde 3.5 sene çalışan Melih beyin 1944 yılında kurduğu hayaller adım adım gerçekleşmektedir. On altı fabrikanın kurulumu bitmiş ve her biri işletmeye açılmıştır.

Melih bey yıllar önce kurduğu hayallerini adım adım gerçekleştirmiş kısa sürede alanında rakipsiz bir uzman olmuştur.

Çalışmayla geçen askerlik sonrası Ankara’dan İzmir’e taşınmaya karar verirler. 45 günlük kızları Güniz’i de alarak İzmir’e dönerler. İzmir’de Toprak Mahsulleri Ofisine bağlı Alsancak Silosu yapımında kontrol mühendisliği yapmaya başlar. Aynı zamanda proje ve teknik danışmanlık bürosunu açar.

Hayatları yeni heyecanlarla sürüp giderken Melih Gürsoy’un 10 yıl önce tanıştığı Teksas Üniversitesi Mühendislik Bölümü Dekanı Profesör Woolrich 1956 yılında Orta Doğu Üniversitesi İlk Rektörü olarak atanır. Bu hoş tesadüf büyük sevinç yaratır. Aynı yıl İzmir’e, Gürsoy çiftine misafir olur.Israrla Orta Doğu Üniversitesinde Soğutma Tekniği dersini bu başarılı öğrencisinin vermesini ister. Ancak Melih bey ve eşi İzmir’den ayrılmayı düşünmezler.

Ankara yolunda Belkahve de Nato Atom Karargâhının tüm mühendislik işine başlar. Bu bina Nato görevlileri (yaklaşık yüz kişinin çalıştığı) için tasarlanan modern bir sığınaktır. Bir vadiye oyulmuştur. Orada hava filtre, ısıtma, soğutma sistemlerinin projesinin başında 10 ay çalışır ve kazandığı parayı ilk şirketi için sermaye yapar.

Tüm bunlar yaşanırken aileye, Müge katılır

1963 de ilk şirketi “Olgu”yu kurar. Türkiye’nin iki büyük ithalatçısı Transtürk firmasından Fuat Süren ve Burla Biraderlerden Eli Burla’yla ortaktırlar. Ekonomiye büyük katkı sağlayan “Olgu” Ege bölgesinde tektir.

İşleri büyüyüp gelişmektedir ,ancak başka firmaların da İzmir’e gelip yatırım yapmalarına çabalar. Koç grubuna bağlı kamyon firması BMC merkezi için yer arayışındadır. Melih Gürsoy’un sanayi odası adına hazırladığı bir raporun sonucunda 1964 de Melih Özakat’ın ve Reginald Galia’nın çalışmalarıyla BMC İzmir’de kurulur. Aynı zamanda da birçok atölyenin, küçük işletmenin gelişmesine hatta İzmirin en büyük fabrikaları haline gelmesine yol açar.

1968 de Melih bey Maksaş Makine Sanayi’ni kurar. Önce “volan kayışı” sonra da “hava kompresörü” üretimine başlar. Almanya ve İngiltere’den on kadar kompresör ithal eder. Bunları söker ve her birinin en kaliteli iyi parçalarını birleştirir. Ortaya ithal ettiklerinin tümünden çok daha yetkin bir kompresör çıkar. “Lupamat” kompresörleri bütün Türkiye ve Avrupa pazarında satılmaya başlar.

1975 de “Santur” adlı dış ticaret firmasını 1978 de “Kompaş”, 1980 de ikinci fabrikası Pnöso izler. Aynı yıl bir başka fabrika da devreye girer.

1980 de Türkiye’den tanınmış yirmi beş işadamı Almanya’ya davet edilir. Bu seyahat Melih Beyle, Şarık Tara arasında yıllar sürecek dostluğun ve işbirliğinin başlangıcı olmuş, dönüşte de “Enka-İzmir” kurulmuştur. Şirket uzun süre ihracatta birinci gelir, sektörde liderliği elinde tutar.

1980 yılında New York’ta yapılacak bir konferansa Amerika’nın Türkiye Büyükelçisi tarafından konuşmacı olarak davet edilir. Gittiğinde büyük bir sürpriz onu beklemektedir. New York Üniversitesi profesörlerinden Dankwart Rustow’dan öğle yemeğinde birlikte olmak üzere bir not alır.

Bu enteresan buluşmayı anlatmasını Melih bey den rica ettim:

Dankwart Rustow adını görünce hemen aklıma 1941-42 yıllarında Kadıköy, Mühürdar Caddesinde, bize yakın oturan Profesör Rustow ve 17-18 yaşlarındaki oğlu Dankwart geldi. Bütün dünya ekonomistlerinin çok yakın tanıdığı, pek çok kitabın yazarı olan profesör Rustow anti-nazi olduğu için, 1938 yılında Almanya’dan kaçıp Türkiye’ye sığınmış ve İstanbul Üniversitesinde profesör ünvanıyla çalışmaya başlamıştı. Bir yıl sonra da henüz 15 yaşındaki oğlu ın da Türkiye’ye kaçmasını sağlamıştı Galatasaray Lisesine devam eden Dankwart’la Kadıköy’de, kısa sürede arkadaş olduk. Ben Amerika’ya gidinceye kadar hafta sonlarında ve tatillerde hep görüştük. Sonra onlar da ailece Almanya’ya döndüler. Yıllar geçmiş bu konferans anılarımızın tazelenmesine aracı olmuştu.”

1923’de yeni cumhuriyetin ekonomi politikasının temellerini atan İzmir İktisat Kongresinin ikincisi 1981’de yine İzmir’de yapıldığında Melih beyin “İhracatı Arttırma” üzerine tebliği büyük ilgi görür.

Uzun yıllar İzmir Sanayi Odası, İzmir Ticaret Odası, sonra da İzmir Sanayi İhracatçıları Derneği ve İktisadi Kalkınma Vakfı’nda aktif görevler üstlenir. 28 yıl boyunca Pakistan’ın Fahri Konsolosu ünvanını taşıyan Melih Gürsoy; Pakistan Cumhurbaşkanı tarafından “Sitara-i-Quaid-i-Azam” (Pakistan devleti kurucusu Muhammed Ali Cinnah’ın yıldızı) nişanıyla onurlandırılır.

2000 yılı geldiğinde, Melih bey 76 yaşındadır. 2001 de Türkiye’nin büyük bir ekonomik krize gireceğini sezer ve iş hayatından çekilmeye karar verir.

İş hayatının yanı sıra , çok erken yaşta Robert Kolej “İzlerimiz” dergisiyle başlayan yazarlık serüvenine, “Yeni Sabah”, “İktisadi Yürüyüş” le ,1990 dan sonra da “Barometre” ve “Dünya” gazetelerinde devam eder.

Ekonomi ve ekonomi tarihi üzerine okumak, düşünmek, analizler yapmak her zaman Melih Gürsoy’un gündemindedir. Arkadaşları arasında yaygın olan “Türklerin ticareti sevmediği ve azınlıklara devrettiği” tezinin tam anlamıyla araştırılmadan savunulduğunu fark eder.. Kuşaklar öncesinden beri ailesinin yaşadığı, doğduğu şehrin ekonomi tarihini araştırmaya karar verir . Londra British Library, New York Library ve İzmir Milli Kütüphanede günlerce çalışır. Washington da eski İzmir konsolosu, yakın arkadaşı Miss Elaine Smith sayesinde Library of Congress in LC Admiral Briston Collection ve Rare Books bölümünde bulunan bazı belgelerin fotokopilerine ulaşır. Bir tarihçi titizliğiyle dört yüzün üzerinde makale ve belge tarar. 3 yıl süren bu değerli çabanın ürünü “Tarihi, Ekonomisi ve İnsanları ile Bizim İzmirimiz” 1993’de böylece ortaya çıkar.

Bundan hemen hemen 6 yıl sonra da “İzmir Mozaiğinde Belirgin Taşlar” yayımlanır. Melih bey, bu kez de kendisiyle birlikte İzmir ekonomisi içinde değerlendirilen 220 farklı kişinin, aile tarihlerini ve ticaret serüvenlerini aktarır.

melih gürsoy son dönem web için

Neredeyse bir tez gibi hazırlanmış bu kitaplar kütüphane raflarında yerlerini çoktan aldılar. Henüz çıkan “Ekonomik ve Finansal Krizler – Dünü ve Bugünü” kitabı büyük ilgi gören Melih Gürsoy halen İzmir’de yaşamakta. kaybettiği eşi Gülen hanımın yokluğunu biraz olsun hafifleten sevgili ailesi; Güniz, Müge, Cengiz, Semih ve yaşam kaynağı; torunları Deniz’le, Defne’yle mutlu bir yaşam sürmüştür. 2016 Martında hayatını kaybetmiştir. Özlemle ve saygıyla anıyoruz.

  • Dünyadaki Büyük Ekonomik Krizler ve Türkiye Ekonomisine Etkileri ,1989
  • Hava Kompresörleri ve Basınçlı Hava Tekniği, 1991
  • Tarihi, Ekonomisi ve İnsanları ile Bizim İzmirimiz,1993
  • Bir İşadamının Köşe Yazıları,1994
  • Havanda Su Dövüyoruz, 1996
  • İzmir Mozaiğinde Belirgin Taşlar, 1999
  • İşkolik, Roman, 2007
  • Ekonomik ve Finansal Krizler – Dünü ve Bugünü, 2009

KUTU

Melih Gürsoy’un 1993 de yayımlanan “Tarihi, Ekonomisi ve İnsanları ile Bizim İzmirimiz” kitabından bir kesit:

İzmir’e gelen İngiliz konsolosları arasında en tanınmışı muhakkak ki Paul Rycaut idi. 1667-1678 yılları arasında 11 yıl İzmir’de İngiliz Konsolosu görevini yürütmüş olan Paul Rycaut, Türkiye hakkında eserler yazmış ve Türkiye’nin o yıllarda dünyaya tanıtılmasına yardımcı olmuştur.

Paul Rycaut, Londra’da Stocks’ta bir ailenin 13 çocuğunun 11’incisi ve 10 erkek evladın en küçüğü olarak 23 Aralık 1629’da doğmuştu. Babası Peter Antwerpli bir tüccardı ve 1600 yılında Londra’ya gelerek yerleşmişti.

Paul Rycaut ilk ciddi işini ancak 30 yaşına geldiği zaman alabilmişti. Winchilsea III. Earl’ü Heneage Finch’e özel sekreter olmuştu. Heneage Finch İstanbul’a elçi olarak tayin edilince Paul Rycaut’u da beraberinde özel sekreter olarak getirdi. Daha evvel belirttiğimiz gibi o yıllarda İngiltere elçileri kraliyet tarafından tayin ediliyor, fakat maaşları Levant şirketi tarafından veriliyordu. Elçiler beraberlerinde iki sekreter bulunduruyorlardı. Birinci sekreter Levant şirketi tarafından tayin ediliyor, elçinin yokluğunda onun yerine bakıyor ve yüksek ücret alıyordu. İkinci sekreter ise elçi tarafından tutuluyor, ücreti elçi tarafından karşılanıyor ve daha düşük ücret alabiliyordu. Rycaut, elçinin aldığı sekreter olarak İstanbul’a geliyordu ve birinci sekreter Robert Bargrave adında bir gençti. Robert Bargrave Londra-İstanbul yolunda ateşli bir hastalığa yakalandı ve İzmir’de öldü. Bunun üzerine Haziran 1661’de Rycaut birinci sekreterlik görevini de üstlendi ve 6 yıl boyunca istanbul’da her iki işi birden yürütü.

Rycaut İngiltere’nin İzmir konsolosluğunu tayin olur, Konsolosluk maaşını Levant şirketinden alıyor ve o şirketin işlerini takip ediyordu. Salgın hastalıkların getirdiği ölümler dolayısıyla bu bölgeye Londra’da vasiyetlerini hazırlayarak geliyorlardı.

Paul Rycaut’un birinci kitabı, Osmanlı hükümetini ve Osmanlı halkının yaşayışını anlatan ve üç kısımdan oluşan bir kitaptı. Kitabın birinci kısmı Osmanlı Anayasası’nı, yöneticilerin yetişme şekillerini ve merkezi hükümetle eyaletler arasındaki bağlantıları ele alıyordu. İkinci kısım dini ve moral konuları ele almıştı. Üçüncü kısım ise Osmanlı ordusunu ele alıyor ve bu ordu hakkında bilgi veriyordu.

Paul Rycaut’un İzmir’de konsolos olarak bulunduğu sırada yazdığı ikinci kitabı, günümüze kadar gelen dönmelik olayını başlatan Sabbati Zevi hakkında yazdığı kitaptır. 1619 yılında Londra’da yayımlanan Üç Meşhur Sahtekarın Tarihi adlı kitabında Paul Rycaut olayı şöyle anlatıyor.

1626 yılında İzmir’de zengin bir Musevi işadamının oğlu olarak doğan Sabbatai Zevi, akli depresyon içinde bir hayalciydi ve 1650 yılına gelindiğinde kendisinin bir Mesih olduğunu, kurtarıcı olduğunu iddia etmeye ve İzmir’de Museviler arasında problem yaratmaya başlamıştı. Bu hareketleri o kadar ileri gitmeye ve öyle müritler bulmaya başladı ki İzmir’deki Musevi dininin yöneticiler, hahamlar, kendisini şehirden kovmaya, İzmir’den uzuklaştırmaya mecbur kaldılar. 1650 yılında Ortadoğu’ya, Suriye Filistin bölgesine giden ve bu bölgede aynı iddialarla başıboş dolaşmaya başlayan Sabbatai Zevi, bir süre sonra kendisine Gazalı Nathan’ın tanıtım propagandalarıyla sahte mesih Sabbatai Zevi’nin müritleri birdenbire çoğaldı, artmaya başladı. Ünü bütün dünyaya, İngiltere’den Batı Avrupa’daki Museviler’e, bütün Osmanlı topraklarına ve tabii bu arada Ortadoğu’ya yayıldı. Bazı iddialara göre Avrupa’daki müritlerden bir kısmı vapur kiralayarak, toplu gruplar halinde Ortadoğu’ya kendisini görmeye gitmeye başlamışlardı.

Sabbatai Zevi 1665 yılı yaz sonunda tekrar İzmir’e döndü ve bu tarihten sonra geçen 4 ay içinde İzmir Peygamber Zevi’nin merkezi oldu. Olaylar kitleler halinde yollarda histerik günah çıkartma sahnelerine dönüştü ve hızla tüm Musevi dünyasına yayıldı. 1665 yılında karadan İstanbul’a gitmek üzere ayrıldığında, Musevi topluluğunun büyük çoğunluğu padişahın Zevi lehinde bazı haklar tanıyacağına inanıyordu. Fakat daha İstanbul’a varmadan tutuklandı ve İstanbul’da hapsedildi. Önceleri müritlerin kendisini görmelerine izin verilmiyordu, fakat kısa bir süre sonra Köprülü Ahmet Paşa’nın kendisi ile hapishanede yaptığı bir konuşma üzerine müritlerinin kendisini ziyaretine izin verilmeye başlandı. Bir kral edasıyla peygamber olarak, müritlerini hapishanede kabul ediyor ve onlara ne yapmaları veya yapmamaları gerektiğini bildiriyordu. Ortalığı çok fazla karıştırmaya başlayınca Eylül 1666’da padişah, kendisini Edirne’ye getirtmek zorunda kaldı. Padişahın önüne geldiğinde balonu tamamen sönmüş ve korku içinde kalmıştı. Kendisinden ıstıraplı bir ölüm ile derhal Müslümanlığı kabul etmesi arasında tercih yapması istendiğinde, hiç düşünmeden Musevi başlığını çıkartıp attı ve Müslümanlığı kabul ederek başına sarığı geçirdi.”

A. Handan Yalvaç 

Eylül, 2009

Hannelore Möller/ Meral Göksel

hanne 3 web için

Hannelore Möller (Meral Göksel)25 Nisan 1930’da Almanya’da doğar. Çocukluğu, gençliği II. Dünya Savaşı’nın sert koşullarında geçer. Genç hemşire Hannelore 1953’te Kore savaşı sonrası Pusan’da kurulan Alman Hastanesi’nin, sonra da 1957’de Ankara Hacettepe Çocuk Hastanesi’nin kuruluşunda çalışır.

 

Meral Hanım’ın çocukluğu (Hannelore Möller) Schleswıg Holstein eyaletinde Hamburg ile Lübeck arasında Bad Oldesloe’de küçük bir köyde; Alt Fresenburg’da geçer.

Babasından ayrılan annesi Hannelore’i henüz on günlükken Helen Boutin’e emanet eder ve yaşamakta olduğu Bremen’e geri döner. Orada bir yayınevinde sekreter olarak çalışmaktadır. Düzenli olarak para göndermeyi sürdürür. O sıralarda Helene Boutin 55 yaşlarındadır. Küçük bebeği benimser adeta kendi çocuğu gibi büyütür. Hannelore 36 yaşında gerçeği öğrendiğinde de hiçbir şey değişmez. Annesi Helen Boutin’dir. Dört aile “L” şeklinde yapılmış eski bir sarayın odalarında Baron von Jenish’ın kiracısı olarak yaşarlar. Saray 18. yüzyılda ünlü mimar Christian Frederik Hansen tarafından yapılmıştır.

Tek çocuk olmasına rağmen savaş yıllarına kadar eğlenceli bir çocukluk geçirir. Civarda arkadaşları vardır. Genç öğrenciler de köye yaz aylarında kamp için gelirler. Aileler çiftlikte tatillerini geçirirler.

1936’ın Nisan ayında Hannelore Bad Oldesloe’de ilkokula başlar.

Savaş Franz List’in bir parçasıyla ilan edilir

İkinci Dünya Savaşı 1 Eylül 1939’da Alman ordularının Polonya’yı işgaliyle başlar.6 yıl boyunca dünyanın çeşitli bölgelerinde sürer. Ardında 52 milyon ölü, milyonlarca yaralı, acı ve gözyaşı dolu enkaz bırakır. Mayıs 1945’te son bulur.

Meral Hanım Franz List’in bir parçasıyla savaşın ilan edildiğini hatırlıyor. Henüz 9 yaşındadır. Savaşı aşama aşama önce hissederler sonra da canlı tanığı olmaya başlarlar. Gece sirenler çalınca dışarı çıkarlar. Tarlalara, çayırlara giderler, tehlikenin geçmesini beklerler.

Bir gün Hannelore arkadaşı ile birlikte akasya ağacının altında kumlarla oynarken bir duyuru yapılır. Naziler köyde, Nazi bayrağının asılmasını istemektedir. Bunun üzerine Annesi Helen şeritli, siyah, kırmızı, beyaz imparatorluk Kayzer zamanından kalan bayrağı bir direğe asar. Çünkü başka bayrakları yoktur. Çok geçmeden bir araba gelir; iki SS gelir ve küfrederek bayrağı çıkarır. Hannelore ve arkadaşı o gün bu iki kahverengi üniformalıya asla Hitler selamı vermemeye karar verirler.

Yoksulluk ve acı dolu günlerdir. Devlet bir miktar kömür verse de yeterli değildir. Çiftlikten de az da olsa odun ve patates verilmektedir. Ama kışlar çok ağırdır. Küçük Hannelore de bütün çocuklar gibi ormana odun toplamaya gider. Yalnızca bazı ağaçların kesilmesine izin vardır. Odunları el arabasına koyup getirdiğinde ayakları kıpkırmızı olmuştur. Bütün gece donmuş ayak parmaklarını ısıtmakla geçer. O kış iki kez bu olayı yaşamıştır. Okullar o sene kapalıdır.

Kendimizden başka kimsenin bize yardım edemeyeceğini biliyorduk. Yalnızca hayatta kalmaya uğraşıyorduk.” diye anlatıyor Meral Hanım ve bu mücadele dolu günleri aktarıyor. “Sonbaharda koyunların tüylerini toplardık. Koyunla dikenli tellerden geçerken tüyleri takılı kalıyordu. Ve biz onları topluyorduk. Sonra da yıkamadan eğirip, ip haline getiriyorduk. Kendime yarım eldivenler ördüğümü hatırlıyorum. Ellerim donmasın diye gece gündüz çıkarmadan bu eldivenleri giyiyordum. Yazlar nispeten rahat geçiyordu. Hasat zamanı tarlalara buğday, patates toplamaya gidiyorduk.Getirdiğim başakları annem büyük bir çuvala koyuyordu. Havaya kaldırıyordu, rüzgâra karşı. Ben de arkasından vuruyordum kabukları uçsun, diye.Sonra da buğdayları ayırıyorduk.Epeyce zaman alıyordu. Teyzem de buğdayları saatlerce kahve makinesiyle öğütüyordu.

Biraz haşlıyor, biraz tuz ve yağ koyuyorduk. Tok tutuyordu. Ekmek yeterince yoktu. Bir gece habersizce aldığım bir parça ekmeği battaniyenin altında kemirirken, anneme yakalandım. Bir iki gün sonra annemin yastığının altında sonra da teyzemin yastığının altında da bir parça ekmek buldum.Hepimiz o kadar açtık ki birbirimizden habersiz, biribirimize hissettirmeden ufacık ekmek parçasıyla açlığımızı dindirmeye çabalıyorduk.Neyse ki çocuklara az da olsa çiftlikten süt veriliyordu.En küçük olduğum için de annemle teyzem herşeyi bana vermek istiyorlardı.

Yeterince reçel, peynir, salam yoktu. Karne vardı. Bütün pulları veriyorduk yalnızca bir parça tereyağı alabiliyorduk. Bodrum katta bir kase içinde saklıyorduk. En kuvvetli besinimiz şeker pancarından yaptığımız pekmezdi.

Oldukça güçlükle yapılıyordu. İlk önce baltayla samanların altındaki topraktan 50 kg kadar pancarı çıkarıyorduk. Sonra çamaşırlıkta soğuk su ile yıkayıp ve fırça ile beyazlaşana kadar fırçalıyorduk. Sonra pancarları hepimizin ortaklaşa kullandığı bir makineyle ezip suyunu çıkartıyorduk. Sonra da ince bir tülbentten geçirip süzüyorduk. Kocaman çamaşır kazanında da bu sıvıyı pekmez haline gelene kadar saatlerce kaynatıyorduk. Bu işlem 8-9 saat sürüyordu. Buz gibi odada sabaha kadar eldivenler, şapkalarla, pekmezin oluşmasını bekliyorduk.

Sonunda iki, üç kavanoz pekmez çıkıyordu. Besin değeri çok yüksekti. Ekmeğimize sürüp yiyorduk. Aslında giderek hep tekrarlanan bir seremoniydi, bu. Yeni zorluklar yeni keşifleri de beraberinde getiriyordu. Böylece savaşın getirdiği kaygıyı biraz olsun hafifletiyorduk.

Hannelore (Meral Hanım) “Korku dolu günlerdi, Yahudi olmanız gerekmiyordu, Nazi Konsantrasyon Kampları hiç de uzak değildi”, diye anlatıyor. “Lisedeydim, öğretmenlerimizden birini bir daha hiç göremedik. I. Dünya Savaşı’nda savaşmış; İngilizce ve aynı zamanda tarih öğretmeniydi. Soru bile soramadık.”

Ama çok uzaklardan Amerika’dan gelen küçük yardımlar büyük iş görüyordu. O yıllarda postacılar kadındı. Bisikletle dağıtım yapıyorlardı. Bir gün Amerika’dan, Chicago’dan bize bir paket geldi. Annemin bir arkadaşı göndermişti. İçinden bir kavanoz dolusu sigara çıktı. Çok sevindik. Sigara ne işler görüyordu, bir bilseniz. Mesela ocak borularını temizletmek için iki sigara veriyorduk. Bir keresinde paketten tam 20 dolar çıktı, paketten. O zaman ki dolar, markın 4 katıydı.

II. Dünya Savaşı’nın özelliklerinden biri de iki tarafın da bir diğerini havadan bombalayarak yenme çabasıydı.

1941’de Hamburg’un feci bir şekilde bombalanmasını gökyüzündeki simsiyah bulutlarla yaşarlar. Hava kuvvetlerinden büyük bir bölümünü SSCB’ye gönderen Almanların İngiltere’ye dönük hava saldırıları 1941 Mayısına doğru azalmıştı. İngilizlerin Almanya’yı ciddi bir biçimde bombalamaları da bu döneme rastlar. Köln, Essen, Bremen, Hamburg ve başka Alman kentlerine yoğun hava saldırıları düzenlendi. Başlangıçta bombalar tam hedefi bulamıyordu. Ama daha sonra eğitilmiş havacıların kullandığı keşif uçakları geliştirildi. Bunlar radar yardımıyla hedefi bulunuyor ve tam üzerinden atarak yerini belirliyorlardı. Belli başlı hedefler çelik üretim alanları, savaş gereçleri yapılan fabrikalar, limanlar, petrol rafinerileri ve demir yollarından yükleme yapılan merkezlerdi.

İngilizlerin uçakları Yedi kiliseli şehir olan Lübeck’i de bombalar. Kiliselerin çoğu harap olur. “Marienkirche” kilisesi içlerinde en meşhur olandır.

Öyle ki 1705’in Kasım ayında Bach’ın Lübeck’e geldiğinde çaldığı org buradadır. Hatta bu kutsal org savaş boyunca özenle saklanır. Bach, dünyanın yaşayan en büyük orgcusu kabul edilen ve o tarihlerde 70 yaşına yaklaşmış Dietrich Buxtehude’yi Lübeck’de ziyaret eder, onun org çalışını dinlemek için 350 km yol kat eder. Bach, Buxtehude’den ve Lübeck’te duyduklarından öylesine etkilenmişti ki, Arnstadt’taki kilise yöneticilerinden aldığı iznin dört hafta olduğunu unutup bu kentte dört aya yakın bir süre kalır. Marienkirche” savaştan sonra aynı tuğlalar kullanılarak yeniden yapılır.

Savaş Yorgunu Trakehnen’ler

Savaş sırasında Prusya kralı Frederick Wilhelm I’in ta 1732’de askerlerinin daha hızlı ve dayanıklı bir şekilde sevkiyatını sağlaması üzere oluşturduğu “Trakehnen Kraliyet Harası”ndan atların öyküleri de son derece acıklıdır. II. Dünya Savaşı’nda oldukça ağır işlere koşulurlar. Sovyet ordusunun Batıya göç etmeye zorladığı bu dönemde atlar sahiplerinin ve tüm eşyalarının içinde bulunduğu vagonları çekerler. Bir çok at bu zorlu koşullara dayanamaz ve kırılan buzların arasında can verir. Atların %10’undan azı Batı Almanya’ya kadar ulaşabilir. Birçoğu ise Sovyet ordusu ve Polonya Hükümeti tarafından savaş ganimeti olarak ele geçirilir.

İşte bu dönemden bir kesiti Meral Hanım aktarıyor:

1944 yılıydı atlı arabalarla yabancılar köyümüzün yakınlarına geldiler. Bunlar Rusya’dan kaçan Alman ailelerdi. İçlerinde genç kızlar, yeni doğmuş bebekler vardı.

Konaklamak için yer arıyorlardı. Neredeyse 10 araba vardı. Arabalardan birine bindim ve onları bizim köye getirdim. Komşularla hep birlikte bu yorgun konukları paylaştık. Sağlıklı olanlar ahırlarda yattılar. Arabaları çeken atlar meşhur Trakehner’dı. Çok uzun yoldan geliyorlardı; atlar tanınmayacak durumdaydı. Onlara yem verdik, su verdik. Yoksulluk ve sefaletten acınacak haldeki bu misafirler bir, iki gün bizde kaldıktan sonra yaşanacak yeni yerler aramak üzere yollarına devam ettiler. Ne kadar çok ölü at gördük; yol kenarlarında, anlatamam.”

İngilizler köyde

1945 yılıydı. Kente giderken tankların geldiğini gördük zaten yol kapatılmıştı. Annem “İngilizler”, dedi, hemen eve döndük. İki tank gelip bizim çimlerin üzerinde durdular. İngilizler indiler ve eve bakmak istediklerini söylediler. Bizim iki odamız vardı; beş kişi kalıyorduk; teyzem, annem ve annemin arkadaşının iki çocuğu. Bir odaya sığınmak zorunda kaldık. Ben ilk önce piyanomu kilitledim. Annem “aç onu, yoksa kırarlar”, diye uyardı. Tesadüfen aralarında bir piyano hocası da vardı. İngilizler oldukça nazikti bize hiç bir zarar vermeden üç ay kadar kaldılar. Bol bol piyano çaldılar, hatta bana ders bile verdiler.

İngilizler’in gelmesiyle Nazi İdari binası (Brauneshaus) artık onların yönetim ofisi oldu. Evimizin arkasında buz pateni yaptığımız küçücük bir göl vardı. İngilizler de geldiler, vali, üst düzey subaylar başladılar buz pateni yapmaya. Subaylardan birisi acemice kaymaya çalışıyordu, ama her seferinde de düşüyordu. Acıdım ona, yanına gittim “size buz pateni öğretebilir miyim?” diye sordum. 50 yaşlarında bir askerdi. Bu teklifi yaparken aynı zamanda subayın bana ayakkabı verilmesi için bir ricada bulunup bulunamayacağını da, düşünüyordum. Okul için senede bir kez deri ayakkabı bir kez de keten ayakkabı alma hakkımız vardı Ancak iki senedir ayakkabı verilmemişti. Ayakkabılarım çok eskimişti, Ayakkabımın önünü arkasını kesmiştim, öylece giyiyordum.

Gerçekten de subay kaymayı çabucak öğrendi. Oldukça sempatik biriydi. Bir ara “ayakkabı” problemimi anlattım. Kibarca mektubu yazdı.Elimde iznim ayakkabıcıya gittim ve Oxford stilinde güzel bir ayakkabı aldım.”

Sonunda harp bitti, silahlar bırakıldı. İngilizler bir parti verdiler ve annemi de kutlamaya davet ettiler. Annem ufak tefek bir kadındır. Ancak birden sanki devleşmişti. “Biz savaşı kaybeden taraftayız,; bunu kutlamamı istemezsiniz, herhalde” diyerek çıkıştı. Bunun üzerine İngiliz subaylar özür dilediler.

Eski paramızın kıymeti yoktu. Devalüasyon oldu. Yeniden hayata başlamak için her birimize yalnızca 12 mark verildi. Bahçelerimizde yetişen sebzeleri çarşıda sattığımızı hatırlıyorum.”

5 Haziran 1947’de Marshall Planı’nın kabul edilişiyle Almanya yeni baştan imar edilmeye başlar.Bu dönem Hannelore ‘nin biyoloji öğretmeninin kızını örnek alarak Kiel’deki hemşirelik okuluna başlamasına denk düşer. Okul yatılıdır. İki yılık eğitimden sonra üçüncü yıl tezini yazar ve çocuk hemşiresi olarak mezun olur. Sonra da Hamburg’da Alman Kızılhaç Hastanesi’nde iki yıllık genel eğitimini tamamlar.

Pusan’da bir Alman Hastanesi

Almanya’nın ilk Başbakanı Konrad Adenauer’ın Amerikalılar ile anlaşmasından sonra savaşı ağır yaşamış Almanlar Kore harbi bitmek üzereyken Pusan’da bir Alman Hastanesi kurmaya karar verirler. 80 kişilik Kızılhaç ekibinde 11 doktor, 25 hemşire ve diğer yardımcılar vardır. Hannelore Möller henüz 23 yaşındayken okuldan mezun olur. Kiel’deki Princes İrene Cemiyeti’ne bağlı olarak Kore’ye giden ekip içinde yer alır.

Büyük pervaneli charter uçağı ile Dusseldorf’dan Cenevre’ye giderler. 1 saat kaldıktan sonra Roma’ya oradan da Kahire’ye geçerler. Sonra Karaçi’ye gelirler. Orada Kızılhaç hemşireleri tarafından karşılanırlar. Almanların en gözde yemekleri patates ve kızarmış yumurta orada sempatik bir şekilde ikram edilir. Karaçi’den Bangok’a geldiklerinde sabaha karşı 4’tür. Havada tatlı bir serinlik vardır, buzlu meyveler yorucu yolculuklarını biraz olsun hafifletir. Bangok’tan da Okinawa’ya geçerler. Durdukları her yerde içtenlikle karşılanırlar; yakıt alıp yollarına devam ederler. Okinawa’dan 4-5 gün kalacakları Tokyo’ya gelirler. 1954’ün Şubat ayıdır. Parklarda dolaşır Hakuni Gölü’nde gezerler, olağanüstü Fujiyama’yı görürler.

Sonunda Güney Kore’ye Pusan’a gelirler. Savaşın ağırlığı hala hissedilmektedir. Beyaz giysili yas kıyafetleriyle dolaşan insanlar çoğunluktadır. Savaşı bütün zalimliğiyle yaşamış Almanlar bu görüntülere hiç de şaşırmazlar. Önceleri hastaneleri yoktur. Barakaların içinde yaşarlar. Çocuklara bakmak için arabalarla köylere giderler. Çocukların %85’i hastadır. En yaygın rastlanan “parazit”dir. Koreliler gelen bu yardım ekibini sıcacık karşılarlar. Geçmişte Alman rahiplerin öğrettiği şarkıları teşekkürleriyle sunarlar. Evlerinde davetler verirler. Ekip de daha Almanya’dayken sempatik bir Benedictine Rahibi’nin kendilerine az da olsa öğrettiği Korece’yle konuşmaya çabalar. Ancak rahibin Kuzeye Korece bildiği ortaya çıkar.

Günde aşağı yukarı 100 çocuğa bakılmaktadır. 3 ay barakalardaki konaklamadan sonra Amerikalılar eski bir kız lisesini boşaltırlar. Bu arada bina hastane olmak üzere organize olurken ekibe dört haftalık bir izin verilir. Meral Hanım, arkadaşı başka bir hemşireyle Mart sonunda efsanevi “Sakura” yı görmek için Tokyo’ya giderler.

sakura web

Beyazdan pembeye kiraz çiçekleri

Sakura” aslında meyve vermeyen bir kiraz ağacı türüdür. Hem ağacın hem de çiçeklerinin ortak adıdır. “Sakura” Japonlar için hem ülkenin hem de bireysel geçmişlerinden gelen pek çok şeyi ifade eder. “Sakura”nın yavaş yavaş, solması ve yere düşmesi bir anlıktır. Faniliğin simgesi, düşen çiçek yaprakları ise savaşta ölen Samurayları temsil eder. Mevsim dönümünün simgesidir. Pirinçlerin yeşerdiği dönemin habercisi olan bir ikramdır. Farklı yaprak çeşitleri, renkleri ile her yıl çiçek seyri etkinliklerinin gözdesidir. Kiraz çiçeği takvimi, “Sakura Zensen” bu etkinliklerin zamanı ile belirlenir. Ocak ayında Okinawa’dan başlayıp Kyoto, Tokyo ve mart sonu nisan başı açan kirazların mevsimi Hokaido adasında son bulur. Kiraz çiçeğinin ilk açtığı (Kayika’dan) tam açtığı (Mankai) döneme kadar olan seyir dönemi kısadır. Bu dönemde mali dönem ve okullar başlar. Tapınakların görsel şöleni de kiraz çiçekleri yerini alır.

Doğum gününü Japonya’da “kiraz çiçekleri”nin gölgesinde kutlayan Hannelore döndüğünde 1954’de Pusan Alman Hastanesi açılmıştır. O gün 3000’e yakın hasta Kore’nin çeşitli yerlerinden akın ederler.

Bir yandan hastalara bakarken diğer taraftan da Korelilere bebek bakımını öğretirler. Doktorlardan biri ilk kez gördükleri bir “Parazit” örneğini Almanya’ya gönderir. Hatta tezini bunun üzerine yapmaya karar verir. Bu arada bazı kadınlar tesadüfen oğlan doğurur. Bu olay dilden dile dolaşır. Oğlan çocuğu isteyen hamile kadınlar hastanede doğum yapabilmek için sıraya girerler. Hannelore bir yıla yakın kaldığı hastanede diğer hemşirelere de ders verir.Kiel’den ayda 45 mark ödenir. 10 mark da Kızılhaç’tan alır.

Bu yoğun çalışma içerisinde kimi zaman eğlenceye de zaman vardır. Seoul’den gelen bir tiyatro grubunun konserine giderler.16. yüzyıldan kalma bir eseri seyrederler.Koreliler onları onlar da Korelileri çok sever. Hannelore’ e ipekli geleneksel bir kostüm bile hediye ederler.

hanne hemşire

 

Hannelore Möller Ankara’da

Kore dönüşünde Mainz’da Meral Hanım başhemşirelik yapar. Bu esnada ileride evleneceği Karlsruhe Teknik Üniversitesi’nde doçentlik tezini yazmakta olan bir Türk’le; Adnan Göksel ile tanışır. Adnan Bey 1924 doğumlu, İstanbul Üniversitesi Kimya Fakültesi’nden sonra Tübitak’da çalışmış geleceğin ünlü bilim adamlarından birisidir.

Hannelore ilginç bir tesadüfle Türkiye’de açılacak Hacettepe Çocuk Hastanesi’ne çalışmak için başvuruda bulunur. 1957’nin Ocak ayında İhsan Doğramacı’nın davetlisi olarak Ankara’ya gelir. Biri diyetisyen olmak üzere üç Alman hemşire ile bir grup oluştururlar. Hemen o arada da Türkçe öğrenmeye başlar. Hastane tamamlanana kadar Yüksel Palas’ta 49 numaralı odada kalır. Çok genç bir yaşta farklı ülkelerdeki bir başka hastanenin kuruluşuna tanık oluyordur. Hemşirelere ders verir, hasta çocuklara bakar ve annelere bebek bakmayı öğretir. İlk açılan bölüm “premature”dir.

Başkentin hararetli ama aynı zamanda nezih ortamını çok sever. Ve yine tesadüfen Adnan Göksel de Ankara’da askerliğini yapmaktadır. Ancak o dönemde devlet personelinin yabancılarla flört etmesi bile yasaktır. Hannelore yakın takiptedir. Türk vatandaşı olmak için başvurmuştur. Bu kaçamak ilişki üç yıl kadar sürer.Hannelore 27 Mayıs’a tanıklık eder. Hatta “555K” eyleminde bile bulunur.Ta ki 27 Mayıs’tan sonra “yabancılar yasası” değişir. T.C. vatandaşlığını alması 3 yıl sürmüştür.

meral-goksel-hannelore-moller web için

Nihayet evlenmek için müracaat ederler.1960, 30 Haziran günü gelinliği elinde Ankara Garı’ndan İstanbul’a hareket eder. Haydarpaşa’da indiğinde ilk önce müstakbel kayınpederini görür. Elinde kocaman bir çikolata ile gelinini bekliyordur. Nikahları Kadıköy Evlendirme Dairesi’nde 8 Temmuz’da kıyılır. İkisi de ‘bir evde iki din olmaz’ diye karar vermişlerdir. Hannelore; Meral ismini alır. Bu arada köyün rahibi annesi Helene’e endişelerinin yersiz olduğunu ima ederek; dinler arasında fazla fark bulunmadığını söyler ve Almanca yazılı bir Kur’an hediye eder.

Adnan Bey’in annesi Macide Hanım ünlü bir aile olan Edip Paşa’nın kızıdır. Aynı aileye mensup çok sayıda bakan, büyükelçi ve profesör vardır. Genelkurmay eski başkanı Orgeneral Necip Torumtay da bu aileye mensuptur. Aile 450-500 yıl kadar önce muhtemelen Kanuni Sultan Süleyman döneminde Kafkasya’dan gelip Osmanlı Devleti tarafından Şeyhler nahiyesine yani Kaynarca ilçesine yerleştirilmişlerdir.

İki buçuk ay kadar kayınvalidesi ve kayınpederinin yanında Üsküdar’da Eczane sokakta oturan çift , Adnan Bey’in Amerika’ da “Fullbright Bursu” kazanması üzerine Michigan’a giderler. Nesrin ve Gül orada doğarlar. 1962’de bursun süresinin dolmasıyla birlikte yeniden İstanbul’a gelirler.Bu arada Yeşilyurt’ta yaşamaya başlarlar. 1964’te Meral Hanım çok sevdiği annesi Helene Boutine’yi kaybeder. Daha sonra da Adnan Bey’in babası vefat eder. Adnan Bey öğretim üyeliğini sürdürürken “metalurji” alanındaki dünya çapındaki buluşları, patentleri gün ışığına çıkar. 1965’te “Greencard”ları çıkmıştır. Yeniden Amerika’ya Michigan’a gelirler ve orada Sibel doğar.

Michigan yılları

Yıllar geçer; kimya profesörü Adnan Bey”metalurji” dalında yaklaşık 40 kadar patentin sahibidir. Meral hanım ise çocuklarıyla ilgilenirken ilkokul çağındaki eğitime adaptasyonu zor olan çocukları eğitmek için 15 yıl aktif olarak çalışır. Küçüklüğünden beri “Bach” korolarında şarkı söyleyen Meral Hanım Amerika’da Michigan’da bir koroda çalışmalarını sürdürür.

Başka bir ilginç tesadüf ise yıllar sonra yaşanır. Michigan Technology’e master yapmaya gelen Necla ve Bülent Cedetaş’ın oğlu Burak Cedetaş Sibel ile tanışır ve evlenmeye karar verirler. 2002’de Adnan Bey’i kaybeden Meral Hanım 7 yıldır New Jersey de kızı Gül ile oturuyor.

ABD’de yaşayan Nesrin ve Selçuk’un çocukları Leyla ve Aylin’le ve İstanbul’da yaşayan Sibel ve Burak’ın çocukları Cem ve Kaan’ı ara sıra hasret gideriyor.

Ömrünce sürdürdüğü zorlu mücadeleye rağmen hiç eksilmeyen sevgi dolu yaşam enerjisini bizimle paylaştığı için kendisine sonsuz teşekkürler.